A+
A-
Kırık Zamanlar
- Yazar: Serdar Bilgin
- ISBN: 9786255689108
- Basım Yılı: 2025
- Dil: Türkçe
- Yayınevi: Tenha Yayınları
Serdar Bilgin’in edebiyat dünyasına ilk adımı olan Kırık Zamanlar, Tenha Yayınları etiketiyle okur karşısına çıkıyor. Hikaye, 1980’lerin sonundan itibaren İstanbul ve Ankara ekseninde gelişen olayları odağına alırken, coğrafî bir güzergâh olarak Artvin’den başlayıp Erzurum’a, oradan da büyük şehirlere uzanan bir iç ve dış yolculuk çiziyor. Bu yönüyle eser, yalnızca bir bireyin serüvenini değil, bir kuşağın zihinsel ve duygusal haritasını da imlemeye çalışıyor.
Bilgin’in kitabı büyük usta Nâzım Hikmet’e ithaf etmesi, genç bir yazarın edebiyatla kurduğu estetik ve ideolojik bağın samimi bir ifadesi ancak bu ithafın ötesinde roman, yer yer Nazım’ın şiirsel tonuna fazla yaslanarak kendi anlatısal kimliğini gölgeliyor. Şiirsel göndermelerle örülü metin, bir noktadan sonra kurmacanın doğasını zedeleyen bir “şerh yoğunluğu”na dönüşüyor. Böylece, roman kendi ritmini kurmak yerine, bir şiir kitabının yankıları arasında salınan bir metin hâline geliyor.
Romanın ekseninde, Artvinli bir imamın oğlunun ‘80 sonrası Türkiye’sinde yaşadığı kimlik ve fikir dönüşümü yer alıyor. Ancak bu dönüşüm, kurmaca inandırıcılık açısından sancısız ve dolayısıyla eksik bir biçimde anlatılmış. Dinî bir atmosferde yetişen bir karakterin, sosyalist bir dünya görüşünü neredeyse “bir sabah uyanır gibi” benimsemesi, okurun beklentisini sarsıyor.
“Varlık, Allah ile kaimdir.” diyen bir dünyanın insanı, “Varlık, maddeyle kaimdir.” diyen bir dünyanın içine geçerken bir çarpışma, bir çatlak, bir iç hesaplaşma yaşamak zorundadır. Oysa Kırık Zamanlar’da bu kopuş, dramatik bir kırılma olmaktan çok, bir anlatı geçişi düzeyinde kalıyor.
Bilgin’in anlatı dili, yer yer etkileyici gözlemlerle parlayan, hatta şiirsel yoğunluk taşıyan bir dokuya sahip. Ancak aynı metin, kimi bölümlerde okuru bir “ders” dinliyormuş gibi konumlandırıyor. Didaktik ton, hikâyenin estetik özgürlüğünü kısıtlıyor; karakterlerin sözlerini birer düşünce kürsüsüne, sahneleri birer vaaz mekânına dönüştürüyor.
Bununla birlikte, eserin dili ve atmosferi yer yer etkileyici bir yoğunluk taşıyor. Özellikle taşradan kente uzanan bölümlerdeki mekân betimlemeleri, dönemin sosyo-politik havasını hissettiren ayrıntılar ve yazarın şiirsel duyarlılığı, hikâyenin güçlü yanları arasında. Bilgin, karakterlerinin iç dünyasına dokunan cümleleriyle yer yer lirizmi yakalıyor; sessiz bir kuşağın iç hesaplaşmasını anlatma gayretinde samimi bir izlenim bırakıyor.
Sonuç olarak Kırık Zamanlar, yazarın söylem gücü ile biçim arayışını aynı potada eritmeye çalıştığı bir ilk deneme. Eserdeki dil hassasiyeti, insanî meseleleri derinlemesine ele alma isteği ve ideolojik cesareti, gelecekte daha olgun eserlerin habercisi niteliğinde. Serdar Bilgin’in kalemi, didaktik gölgeden sıyrıldığında; kendi sesine daha çok kulak verdiğinde Türk edebiyatında özgün bir damar açabilecek nitelikte görünüyor.
Bilgin’in kitabı büyük usta Nâzım Hikmet’e ithaf etmesi, genç bir yazarın edebiyatla kurduğu estetik ve ideolojik bağın samimi bir ifadesi ancak bu ithafın ötesinde roman, yer yer Nazım’ın şiirsel tonuna fazla yaslanarak kendi anlatısal kimliğini gölgeliyor. Şiirsel göndermelerle örülü metin, bir noktadan sonra kurmacanın doğasını zedeleyen bir “şerh yoğunluğu”na dönüşüyor. Böylece, roman kendi ritmini kurmak yerine, bir şiir kitabının yankıları arasında salınan bir metin hâline geliyor.
Romanın ekseninde, Artvinli bir imamın oğlunun ‘80 sonrası Türkiye’sinde yaşadığı kimlik ve fikir dönüşümü yer alıyor. Ancak bu dönüşüm, kurmaca inandırıcılık açısından sancısız ve dolayısıyla eksik bir biçimde anlatılmış. Dinî bir atmosferde yetişen bir karakterin, sosyalist bir dünya görüşünü neredeyse “bir sabah uyanır gibi” benimsemesi, okurun beklentisini sarsıyor.
“Varlık, Allah ile kaimdir.” diyen bir dünyanın insanı, “Varlık, maddeyle kaimdir.” diyen bir dünyanın içine geçerken bir çarpışma, bir çatlak, bir iç hesaplaşma yaşamak zorundadır. Oysa Kırık Zamanlar’da bu kopuş, dramatik bir kırılma olmaktan çok, bir anlatı geçişi düzeyinde kalıyor.
Bilgin’in anlatı dili, yer yer etkileyici gözlemlerle parlayan, hatta şiirsel yoğunluk taşıyan bir dokuya sahip. Ancak aynı metin, kimi bölümlerde okuru bir “ders” dinliyormuş gibi konumlandırıyor. Didaktik ton, hikâyenin estetik özgürlüğünü kısıtlıyor; karakterlerin sözlerini birer düşünce kürsüsüne, sahneleri birer vaaz mekânına dönüştürüyor.
Bununla birlikte, eserin dili ve atmosferi yer yer etkileyici bir yoğunluk taşıyor. Özellikle taşradan kente uzanan bölümlerdeki mekân betimlemeleri, dönemin sosyo-politik havasını hissettiren ayrıntılar ve yazarın şiirsel duyarlılığı, hikâyenin güçlü yanları arasında. Bilgin, karakterlerinin iç dünyasına dokunan cümleleriyle yer yer lirizmi yakalıyor; sessiz bir kuşağın iç hesaplaşmasını anlatma gayretinde samimi bir izlenim bırakıyor.
Sonuç olarak Kırık Zamanlar, yazarın söylem gücü ile biçim arayışını aynı potada eritmeye çalıştığı bir ilk deneme. Eserdeki dil hassasiyeti, insanî meseleleri derinlemesine ele alma isteği ve ideolojik cesareti, gelecekte daha olgun eserlerin habercisi niteliğinde. Serdar Bilgin’in kalemi, didaktik gölgeden sıyrıldığında; kendi sesine daha çok kulak verdiğinde Türk edebiyatında özgün bir damar açabilecek nitelikte görünüyor.